Venedik Bienal (Common Ground) Gezisi


David Chipperfield tarafından yönetilen ve La Biennale di Venezia'nın organize edip Paolo Baratta'nın başkanlığını yaptığı "Common Ground" isimli 13. Uluslararası Mimarlık Sergisi 29 Ağustos - 25 Kasım 2012 tarihleri arasında "Giardini della Biennale" ve "Arsenale" de sergilenmeye başlamıştı.

İzmir Şube olarak bizler de 11-14 Ekim 2012 tarihlerinde Venedik'teydik.

İlk gün yol yorgunu olduğumuz ve fazla yürümemek için Burano ve Murano adalarına gidildi. Pasaport işlemlerinden sonra Tronchetto'ya transfer olup vaporetto ile Giudecca Kanalı'ndan Venedik'i seyrede seyrede kırk dakika uzaklıktaki Burano Adası'na geldik.

Burano; kanalın çevresinde iki üç katlı, canlı renklerle boyanmış, pencereleri panjurlu, balkonlarından çiçekler sarkan, insanın yaşamayı hayal ettiği bir yer. Evlerin altında küçük ve samimi restoranlar ile dükkanlar bulunuyor. Adanın geçim kaynağı turizm ve balıkçılık üzerine ancak, en meşhur ürünü ise dantelleri. Şemsiyeler, elbiseler, örtüler aklımıza gelen her şeyin dantelden yapılmışı var, fakat el emeği burada çok pahalı. Ama dantel sevmeyen benim gibiler bile dükkanlardaki her şeyi hayranlıkla seyrediyor.

Öğle yemeğimizi küçük bir restoranda, balık, kum midyeli spagetti ve bunlara eşlik eden güzelim şarapla yaptık. Zaten dört gün boyunca yemeklerimizin yanında nefis şaraplar eksik olmadı.

Seyretmeye doyamadığımız Ada'dan yine Vaporetto ile on dakikada Murano Adası'na geçtik. Burası çok eski tarihlerden beri camın üretim yeri ve Venedik'in cam ustalarının toplandığı yer olmuş. Geçmişte cam işçiliği sırlarının başka yerlere taşınmaması için adaya başkaları'nın girmesine ve cam ustalarının da çıkışına izin verilmezmiş. Tabi bugün öyle bir şey olmadığından cam atölyesinin iskelesine yanaştık ve fırınların olduğu yerde cam ustalarının bizler için yaptığı gösteriyi seyrettik. Daha sonra satış yapılan bölüme geçerek etiketlerin oldukça kabarık olduğu ürünleri gözden geçirdik. Evet birçok şey çok güzeldi ancak bizim Paşabahçe'de bu ürünlerden kat kat daha iyileri yapılıyor.

Sırada Venedik vardı. Yaklaşık 118 adacık üzerine kurulu şehirde adacıkları birbirinden ayıran 170 kanal ve bunları birbirine bağlayan 400 köprü bulunuyor. Venedik nüfusu eski dönemlerde 300.000 civarında iken günümüzde 72.000'e kadar düşmüş ve halen azalmakta. Venedik'te daha yoğunlukla yaşlı bir nüfus bulunuyor ve yaşam anakarada bulunan Mestre'ye doğru kaymakta. Bu arada Venedik, Avrupa'nın motorlu kara taşıtlarına izin verilmeyen tek büyük kenti.

Geçmişi 9. yy dayanan San Marco meydanına gelmeden önce Düklük Sarayı ile yeni hapishane arasında kapalı olarak inşa edilen ve ismini buradan cezaevine giden mahkumların Venedik'e son kez bakmasından alan Son Nefes Köprüsü'nde (Ponte dei Sospiri) fotoğraf çektirdik.

San Marco Meydanı, Dükler Sarayı, Porta Della Carta, Saat Kulesi ve ünlü ziyaretçileri olmuş kahvehaneleri ile ünlü. Ve hepsinde küçük bir müzik grubu bulunmakta. Arkadaşlarımız fotoğraf için dağıldığında ben ve birkaç arkadaşımız Goethe, Thomas Mann, Marcel Proust, Hemingway ve Twain gibi bir çok ünlü yazar, şair ve müzisyenin kahve içmek için buluştukları 1720 yılında inşa edilen Caffe Florian'da oturduk. Kahvelerimizi içip müzik dinledik.

İkinci günü dinlenmiş olarak Bienal'e ayırdık. 13. Sergi, la Biennale di Venezia'nın mimarlık alanında yürüttüğü araştırmalar çerçevesinde ortaya çıkmış ve geliştirilmiş, bu da la Biennale'i seneler içinde temel bir organizasyon haline getirmiş. Bir dizi edisyonun eleştirmenler ve tarihçiler tarafından değerlendirilmesinin ve son edisyonun Kazuyo Sejima tarafından yönetilmesinin ardından bu seneki edisyon Başkan Paolo Baratta'nın "bir pratik olarak mimarlığa çok çarpıcı bir bakış açısı sunuyor" dediği İngiliz Mimar David Chipperfield'a verilmiş.

Chipperfield tarafından tasarlanan sergi, Giardini'deki Central Pavilion'la Arsenale arasındaki yolda 10.000 m2 yayılmış. Sergi, mimarlar, fotoğrafçılar, sanatçılar, eleştirmenler ve araştırmacılar tarafından hazırlanan 69 projeden oluşmuş. Bu kişilerin birçoğu başkanın davetini, bu Biennale özel olarak hazırladıkları öneriler ve enstalasyonlarla geri dönmüşler, böylelikle diğer meslektaşlarıyla Common Ground'da buluşmuşlar. Segide toplam 119 katılımcı ile Giardiani, Arsenale ve Venedik'te bulunan pavyonlarda 55 ulusal katılımla tamamlanmış.

"Bu senenin teması olan Common Ground ile mimarlık üzerine konuşmaya geri dönmüş oluyoruz" diye açıklıyor Paolo Baratta, "bu yolla mimarların yaşadığı krizden çıkmalarına yardımcı olmak, aynı zamanda da kamuya mimarlığa yakından bakma fırsatı sunmak, mimarlığı tanıdık hale getirerek bu alandan bir şeyler talep edebileceğini keşfetmelerini, farklı bir şeyin olası olduğunu, pasif kabullenmeye mahkum olmadığımızı göstermek istiyoruz. Sivil toplum bireylerden ve kuruluşlardan oluşmaktadır. Bunlar, içinde yaşadığımız alanı düzenlemenin gerekliliklerini belirleme yeterliliğine her zaman sahip değillerdir. Bu kırılmayı onarma yönünde la Biennale bu konuları kendi temaları ortaya koyarak katkıda bulunacaktır. Mimarlık ve ekoloji, mimarlık ve teknoloji, mimarlık ve şehir planlama arasındaki ilişkide mevcut olan sorunları inkar etmeden mimarlık ve sivil toplum arasındaki kırılmayı onarmak işin en önemli noktasını oluşturmaktadır."

David Chipperfield bu temayı "meslektaşlarımı birey ve yalıtılmış eylemlere fazla vurgu yapan günümüz profesyonel ve kültürel eğilimlerine karşı çıkmaya cesaretlendirmek için" seçtiğini açıklıyor. "onları kültürel çabanın etkileri ve sürekliliğini göstermeye, mimarlık kültürünün temelini oluşturan ortak ve paylaşılan fikirleri anlatmaya teşvik ediyorum." diye açıklıyor.

Sabahtan, kapanış saatine kadar katılımcıların sergilerinde nefessiz dolaştık ve artık ayaklarımız top atıyordu ama değmişti.

Akşam soluk almak için gittiğimiz Amerikalı yazar Ernest Hemingway sayesinde uluslararası üne kavuşan Harry's bar-restoranda düğün kutlaması vardı. Davetli kadınlar şık tuvalet, erkekler smokin giymişti. Yüzlerinde Venedik'e özgü maskeler vardı. Böyle bir tesadüf çok hoşumuza gitti.

Üçüncü gün her zaman gidilmeyen tipik İtalyan şehirlerini görmek istediğimizden bir gün önce program değişikliği yaptık. İlk şehir tarihi binaların değerleri ve önemleri dolayısıyla Unesco dünya mirasları listesine dahil edilen İtalya'nın en önemli turizm merkezlerinden biri olan Verona.

Verona'da klasik Roma döneminden kalmış ve Orta Çağlarda kullanılmış birçok anıt eser bulunmakta. Bunların başında yaz mevsiminde açık havada opera ve tiyatro sahnelenmesi için kullanılan arena gelmekte. Birçok mimari ve tarihi eserlerden başka William Shakespeare'in "Romeo ve Juliet" hikayesinde konu edilen Juliet'in evinde, Juliet heykeli ile fotoğraf çektirmek isteyenlerin kuyruğu kapıya kadar uzuyordu. Bizler nedense sevgiyi bulup da kaybeden talihsiz kızla fotoğraf çektirmek istemedik.

Eskiden 13. yüzyıldan kalma surlarla çevrili olan, ünlü mimar Andrea Pallodio ve öğrencisi Vincenzo Scamozzi'nin doğum yeri olan Vicenza tasarımını Palladio'nun yaptığı bir çok yapı bulunmakta.

Palladio'nun başlayıp Scamozzi'nin tamamladığı Olimpico Tiyatrosunu (1580-84) gezdik. O ne güzel bir yapı, o ne güzel 3 boyutlu bir sahne düzeni. İnsan duvarlardaki, tavandaki resimlere bakmaya doyamıyor. Keşke bir oyun seyretme şansımız olabilseydi.

Son şehrimiz efsaneye göre Troyalı kahraman Antenor tarafından kurulan Padova. Şair Dante'nin bir süre yaşadığı kentte diğerleri gibi Roma dönemlerinden kalma bir çok eserin yanında 1545'de kurulan botanik bahçesi türünün en eski örneği.

Birbirinden güzel kültür, mimari, tarih kokan şehirlerden sonra akşam yemeğimiz Brezilya et restoranındaydı. Burada aynı ülkesinde olduğu gibi şişlere takılı kocaman ve yarı çiğ etler devamlı gelip tabağınıza büyük bıçaklarla kesiliyor. Restoran tıklım tıklım dolu, insanlar kapıda içerdekilerin çıkmasını geç saatlere kadar bekliyordu. Benim damak tadıma uymadığı için salatalarla yetindim, ama yemek sonunda masadaki hekes artık çok yemekten soda içiyordu.

Son gün arkadaşlarımızın bir kısmı Venedik'teki sergilere gitti. Bir kısmımız ise 541'den itibaren Ostrogot kralı olan Totila'nın doğum yeri olan ve 1321'de dünyanın ilk üniversitelerinden biri kurulan Treviso'ya geldik.

Antik surlarla çevrili tarihsel şehirde şansımıza askeri bir tören vardı. Başlarında uzun horoz tüyleri olan ilginç şapkaları, savaş zamanından kalma eski bisikletleri ile yürüyüş yaptılar. Meydanda yorgunluk kahvelerimizi içip trenle geri dönecektik. Ancak grev vardı ve trenler çalışmıyordu. Ne hoş ki belediye otobüsünle halkla iç içe Venedik'in kuzey kısmına geldik. Burası güneyden daha canlı ve değişik ülkelerin insanlarının daha fazla olduğu kesindi.

Yemek sonrası otobüsümüzle hava alanına geldik. Dört gün boyunca görselliğe, mimariye, kültüre, tarihe, spagettiye, pizzaya ve şaraba doymuştuk. Venedik'ten hoş anılarla ayrılıyorduk.

Kanallar ve köprüler kenti Venedik'in kanallar boyunca uzanan küçük kafelerinde geçirdiğimiz zamanları özleyeceğiz. Bir daha ki Bienal'lerde buluşmak üzere…